30 Temmuz 2009 Perşembe

ÖNEMSEMEK NE DEMEKTİR?

Ne Dediğimizin Farkında mıyız?

Bu yazıyı hazırlamamın nedeni ‘’önemsiyorum ‘’ ifadesinin artık yalnız halk arasında değil, yazarlar ve edebiyatçılar arasında da gittikçe artan sıklıkta kullanılmaya başlanması ile bir anlamda Türkçe’mizin katledilmesini önlemektir.Türk Dil Kurumu’nun internet sitesinde önemsemek kelimesinin ‘’önem vermek’’ demek olduğu yazılıdır. Aynı sitede umursamak kelimesi de ‘’Umurunda olmak, dikkate almak ‘’ şeklinde verilmiştir. Düz bir mantıkla, önemsemiyorum demek ona önem vermiyorum demek ise önemsiyorum demekte ona önem veriyorum demektir diye kolay ve ilk bakışta çok doğru olduğu sanılabilen bir yargıya varılabilir ama bence olay bu kadar basit değil. Türk Dil Kurumu belki bu yazımı okur ve eğer meramımı anlatabilmiş isem onlar da anlar ve bu vahim yanlışı düzeltirler diye ummaktayım. Bir kelimeyi yanlış kullanmakla Türkçe katledilebilir mi? Bana göre evet. Bu yanlış kullanımlar sadece basit bir yanlış olmakla kalmamakta, aynı zamanda aşağıda açıklamaya çalışacağım Türkçe’nin matematiksel özelliğini ve güzelliğini de bozmaktadır. Buna da Türk Dil Kurumu dahil hiçbir kurum veya kişinin hakkı olmamalıdır.

Türkçe’mizdeki ‘’…semek’' ve ‘’…samak ‘’ ekleri sonuna geldikleri kelimenin anlamını değiştirirler ve sonuna geldikleri o kelimeye ‘’… mış gibi yapmak’’ veya ‘’…mış gibi olmak ‘’ anlamını verirler. ‘’...mış gibi yapmak’’, yapıyormuş gibi görünüpte aslında o işi yapmamak demektir. Örneğin gülümsemek gülmek değil; gülüyormuş gibi yapmaktır. Genellikle olumsuzluk betimleyen kelimelerin ve bazı olumsuz eylemlerin sonuna bu ekler getirilerek onların daha olumlu ve daha kabul edilebilir türevlerini elde ederiz Olumlu işleri betimleyen kelimelerin sonuna da ‘’…semek’’ veya ‘’…samak’’ ekini getirerek onları ‘’...mış gibi yapmak ‘’ şekline sokarak ta aynı şekilde, onlardan, o eylemleri yapmamak anlamını taşıyan yeni kelimeler (fiiller) üretiriz.. Örneğin önemsemek önem veriyormuş gibi yapmak, ama aslında önem vermemek demektir. ‘’ … semek ‘’ ve ‘’…samak ‘’ ekleri adeta cebir işlemlerindeki negatif değerli çarpan veya negatif değerli bölen bir ‘’katsayı’’ gibi işlev yapar ve bir taraftan kelimenin ifade ettiği değeri bölerek azaltıp veya çarparak çoğaltırken, diğer taraftan da matematiksel olarak taşıdığı negatif değeriyle, kelimenin anlamını olumlu veya olumsuz yönde değiştirerek yeni kavramlar üretmeye yararlar. Kısaca önüne geldikleri kelimenin hem niceliğini ve hem de niteliğini değiştirirler. Önüne geldikleri kelime olumsuz veya matematik deyimiyle negatif ise onu negatif değerle çarparak pozitif yani olumlu hale sokarlar . Önüne geldikleri kelime olumlu yani pozitif ise onu da negatif değerle çarparak negatif yani olumsuz hale sokarlar. Gülümsemek ilkine ve önemsemek de ikincisine örnek oluşturmaktadır.

Gülümsemek, gülmek değil, gülüyormuş gibi yapıp, aslında gülmemek demektir. Genellikle bir açmaza, bir yanlışa, bir mantık hatasına, ettiğini bulana, çaresizliğe düşen bir kişinin traji- komik haline, kısaca gülünç duruma düşene güleriz. Akla ve mantığa uymayan ve aynı zamanda da komik olan her olaya refleks olarak gülmekle karşılık veririz . Hiç kimse, ne gülünç duruma düşmek ister ve ne de kendisine gülünmesinden memnun olur Çünkü gülmek, karşıdakinin kusurunu açıkça yüzüne vurmakla eşdeğer bir davranıştır ve hiç kimse bundan memnun olmaz. Gülmenin ayarı (dozu) kaçarsa hakarete bile dönüşebilir. Ama birine gülümsemek olumlu bir eylemdir ve hoş karşılanır Gülümsemek kelimesinin sonundaki ‘’..semek ‘’ eki cebir işlemlerindeki negatif değerli bölen gibi işlev yapmaktadır. Olumsuz olan gülmenin şiddetini bölüp parçalayarak azaltır ve onu daha az şiddetli olan gülümseme eylemine dönüştürürken negatif değerle çarparak olumsuz olan gülmeyi olumlu hale sokar. Gülümseme fiilinin matematiksel açılımı: Gülmek (-) / semek (-) = gülümsemek (+) şeklinde olacaktır.
Gülme konusunda daha geniş bir anlatımı metnin sonunda ek olarak bulabilirsiniz.

Kötü kelimesi de çok olumsuzdur. Kötümsemek çok olumsuzu daha az olumsuz veya daha hoşgörü ile bakılabilir hale sokar. Kötümsemek, bir şeyi asla kabul edilemez ölçüde büsbütün kötü görmeye göre daha olumlu ve daha ılımlı bir eylemdir. Burada ‘’…semek’’ eki kötüyü bölüp parçalamak ve etkisini azaltmak için kullanılmıştır. (negatif değerli bölen) Kötümsenen şey, her ne ise, aslında çok kötü değildir ama kötümseyene öyle gelmiştir şeklinde anlarız. Bunun cebirsel açılımı da : Kötü (-) / semek (-) = kötümsemek (+) veya olumlu (Büsbütün kötü olmaktan veya kötü görmekten daha olumlu.) şeklindedir.

Garip olan her şey, normalde olmaması gerektiği gibidir ve bu nedenle hem olumsuzdur ve hem de kabul görmez. Garipsemek ise kabul edilemez durumda olanı biraz daha kabul edilebilir hale sokar. Burada da ‘’…semek’’ eki tıpkı kötü kelimesinde olduğu gibi negatif bölen gibi kullanılmıştır.

Anmak fiili geçmişte yaşanmış olan olayları tekrar zihinde canlandırmak veya düşünce yoluyla geçmişe gitmektir. Andığımız şey her ne ise ki biz ona anı diyoruz; geçmişte kalmıştır. Geçmiş olumsuzdur çünkü en azından çocukluğumuz veya gençliğimiz elden gitmiş, geçmişte kalmıştır. İçinde bulunduğumuz şu an olumludur ve gelecek ise belirsizdir. Matematiksel koordinat sisteminde geçmiş zaman eksi (-) değerdedir. İçinde yaşadığımız an koordinat sisteminde -0- noktası ve gelecek ise artı (+) değerdedir. Anılar da geçmişte kaldıkları için eksi değerdedir ve onları tekrar zihnimizde canlandırmak için geçmişe gitmek olumsuz bir eylemdir. Oysa anımsamak, eksi değerli olan anmayı yine eksi değerli olan ‘’…semek ‘’ ekiyle çarparak onu olumlu hale sokmaktır. Anı (-) x samak (-) = anımsamak (+) olur. Anmak eyleminde çoğu zaman hüzün, yoksunluk, kaybetmişlik, özlem ve bazen gözyaşı gibi olumsuzluklar ön planda iken, anımsamak eyleminde; neşe, övünme, gurur vb. gibi hoşa giden pozitif ruh halleri ön plana geçer. Türk Dil Kurumu’nun internet sitesindeki sözlüğünde anımsamak kelimesi ‘’ Bilinip unutulan bir şeyi akla getirmek, hatırlamak.’’ olarak tanımlanmıştır !... Oysa unutulmuş olan bir şeyin tekrar akla gelmesi söz konusu olamaz. Unuttuğunuz bir şeyi, ancak o olayı veya bir benzerini tekrar yaşarsak veya başkası bize tekrar anlatırsa yahut ta o şeyi anlatan bir yazıyı tekrar okursak hatırlayabiliriz.

Özümsemek ve benimsemek fiilleri tam anlamıyla olmasa bile eşdeğer ifadelerdir. Her ikisinde de, bizde şu an mevcut olmayan bazı bilgileri veya değerleri öğrenmek ve onları, bundan sonraki yaşamımızda hayata geçirmek, başka bir deyişle kendi öz değerimiz gibi kullanmak amacına yönelik anlamlar mevcuttur. Bizde şu an var olmayan o şey bir eksikliktir ve olumsuzluktur. Yani ben veya öz, o eksiklik nedeniyle olumsuzluk taşır. Bu olumsuzluk hali ‘’…semek ‘’ eki ile çarpılarak olumlu bir eyleme dönüşür. Başkalarına ait olan bir değeri onlardan alıp kullanmak, eğer hırsızlık veya gasp değilse bile en azından haksızlıktır. Ama o değeri kendi değerimiz gibi içselleştirirsek, yani benimmiş gibi yaparsak, o zaman bu hırsızlık veya haksızlık olmaktan çıkar, kendi öz değerimiz gibi olur. Eksiklik duyan öz veya ben (-) x semek (-) = özümsemek (+), olumlu sonuç elde edilir. Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde özümsemek ve özümlemek kelimeleri hemen hemen eş anlamlı olarak verilmiştir. Oysa özümlemek: İçine sindirmek, bir değeri bir daha ayrılmaz bir parça olarak iyice kendine mal etmek demektir. Tıpkı sindirdiğimiz gıdaların tüm hücrelerimize, geri alınamaz biçimde yayıldığı gibi. Özümlenen bir şeyi artık geri çıkarmak veya dışarı atmak mümkün değildir. O artık sizin malınız değil vücudunuzun bir parçası veya karakteriniz olmuştur. Özümlemek eylemi kimyasal olay gibidir. Geri dönüşümü yoktur. (geri dönüşmez, irreversibl) Bundan da özümlenebilecek nesnelerin, geçmişten bu güne değişmeden gelmiş ve bundan böyle de değişmesi söz konusu olmayan kalıcı değerler olması gerektiği açıkça ortaya çıkmaktadır. Örneğin adalet, basiret, cesaret, ılımlılık, merhamet, hoşgörü, nezaket, vs. gibi erdemler ve tek başına bunların tümüne bedel olan sevgi gibi insanı insan yapan değişmez değerler özümlenebilir. Özümsemek eyleminde ise fiziksel olaylarda olduğu gibi geri dönüşüm her zaman söz konusu olabilir. (geri dönüşür, reversibl) Daha önce özümsediğimiz bir bilgi veya değerden daha iyi, daha güzel veya daha doğru olan yeni bir bilgi veya düşünceyi eskisinin yerine koyabilir ve bu defa onu özümsemeye çalışırız.

Küçük kelimesi bir yetersizliği veya bir değersizliği ifade eder ve olumsuzdur. Oysa küçümsemek aslında küçük veya değersiz olmayan bir şeyi küçükmüş gibi, değersizmiş gibi görmek anlamını taşır. Burada küçük kelimesi ‘’…semek’’ eki ile çarpılarak büyütülmekte ve eksi değerli olduğu için de küçümsemek fiili pozitif değer kazanmaktadır. Matematiksel açılımı : Küçük (-) x semek (-) = küçümsemek (+) olur.

Az kelimesi de küçük gibi yetersizlik ifade eder bu nedenle olumsuz dur. (negatif) Samak ekiyle çarpılarak elde edilen azımsamak kelimesi ise, az olan şeyin çoğaltılarak az olmaktan kurtulmasına hizmet eder. Azımsamak, o nesneyi, aslında az olmadığı halde, az gibi görmek demektir. Az (-) x samak(-) = azımsamak (+) olur.

Durmak olumsuzluktur. Olumlu olan devam etmek veya ilerlemektır. Yapılmakta olan bir eylem yanlış gidiyorsa orada durulur çünkü zararın neresinden dönülse kardır. Ama bir eylem veya bir iş, bir an için yanlış gidiyormuş gibi bir şüpheye düşülmüşse o zaman durulmaz; duraksanır yani duruyormuş gibi yapılır. Duraksama hali şüphenin yok olmasına kadar sürer. Durmakla durmamak arasında kalmışlığın kararsızlığını ifade eden duraksamak fiili ise durmak kadar olumsuz bir eylem değildir. Burada da ‘’samak ‘’ eki eksi değerli bölen gibi kullanılmıştır. Bunun açılımı ise: Durmak(-) /samak(-) = duraksamak (+) şeklindedir.

Susayınca kana kana su içeriz ama çatlayacak kadar değil, kanıncaya kadar. Kanmak doyuma ulaşmaktır ve olumludur. Her şeyin gereğinden fazlası bıkkınlık verir, hatta çok fazlası zararlı bile olur. Gereğinden azı da olumsuzdur, yetersizdir. Kanıksamak fiilinde bıkkınlık vardır ve olumsuzdur. Kanıksamanın matemaitksel açılımı : kanmak (+) x samak (-) = kanıksamak negatif (-) şeklinde olur. ''...samak'' eki doyum için yeterli olan miktarı çarparak çoğaltmakta ve bıkkınlık yaratacak düzeylere çıkartmaktadır. Aynı zamanda eksi değerle çarparak kanıksamayı da eksi değerli yaparak onun olumsuz olduğunu göstermektedir.

Yeri gelmişken, susamak kelimesi de su isminden üretilmiş bir fiildir. Su ismi tek başına olumlu veya olumsuz bir değer taşımaz. Ama ‘‘…samak’’ ekiyle üretilen susamak fiili bir olumsuzluğu (vücuttaki suyun yeterinden az olduğunu) gösterir. Su isminin bir niceliği olmadığı için ‘’…samak’’ eki bir bölen veya çarpan görevi yapmaz. Yine de denilebilir ki bölen olarak kullanılmışsa az susamışlığı, çarpan olarak kullanılmışsa da çok susamışlığı betimler ama sonuçta az veya çok susamış olma hallerinin her ikisinde de aynı susamak kelimesi kullanılır.

Aksamak kelimesi de ‘’…samak ‘’ ekiyle üretilmiş bir fiildir. Yük hayvanlarının semerinin üzerine yerleştirilen ve hayvanın iki tarafından aşağıya doğru sarkan torbaları bulunan heybeye yükleme yapılırken her iki tarafa da eşit ağırlıkta eşya konmazsa ağır gelen taraf aşağıya doğru çöker. Buna heybe (ağır gelen tarafa doğru) ağdı denir. Heybesi denk ağırlıkla yüklenmeyen hayvanın yürüyüşü de düzgün olmaz ve hayvan ağır gelen tarafa doğru yalpalayarak yürür. Tam anlamıyla topallamayan ama sanki bir tarafında ağır bir yük taşıyormuş gibi yalpalayarak yürüyenler için kullanılan aksamak kelimesi, ağsamak kelimesinden ‘’K’’ ve Ğ dönüşümüyle üretilmiştir. Tıpkı saçına ak düşen birinin saçım akardı değil, ağardı demesi gibi. Ağsamak kelimesinin matematik açılımı: Ağmak (+) / samak (-) = aksamak (-) şeklindedir. Dengesiz ağırlık taşıyormuş gibi yürümek anlamını taşır. Ağır gelmek olumludur. Olumsuz olan hafif gelmektir. Ağsayarak (aksayarak) yürümek de olumsuzdur. Olumlu olan düzgün yürümektir. Burada ‘’…samak ‘’ ekinin bölen olarak kullanılmasının nedeni de aksamaya neden olan bir ağırlık veya yükün olmadığını göstermek için ağmaya yol açan yük veya ağırlık bölünüp parçalanarak (sanki) küçültülmektedir. .

Umur kelimesi Osmanlı’nın çok kullandığı Arapça bir betimlemedir. Büyük ve çok önemli devlet ve memleket işlerine umur-i devlet denilmiştir. Büyük makamlara gelmiş kimseler için de ‘’Umur-i devlet görmüş kişi’’ denir. Umur kelimesi her zaman ve her şartta olumlu olmak zorundadır. Umur kelimesinin sonuna samak eki getirilerek yapılan umursamak kelimesinin cebirsel açılımı: Umur (+) /samak (-) = umursamak (-) yani olumsuzdur Umurun büyüklüğü ve önemi bölünüp parçalanarak küçültülmüş ve aynı zamanda da eksi değerle çarpılarak olumsuzlaştırılmıştır. Bir işi umursadım (umurumdaymış gibi yaptım.) demek, onu dikkate almadım, onu önemli ve büyük görmedim veya ona aldırış etmedim demektir. Sıklıkla da ‘’Sanki biz de çok umursadık tı!..’’ vb. gibi alaycı bir ifade şeklinde kullanılır. Çünkü umursamak olumsuz bir ifadedir. Umursamak kelimesinin olumsuz şekli olan umursamamak ise aklının köşesinden bile geçirmemek veya umursuyormuş gibi yapmak (umursamak) zahmetine bile katlanmamak anlamını taşır. Aslında umursamamak kelimesi tek başına değil, (hiç) umursamamak ‘’Hiç umursamadınız.’’ veya umursamamak (bile) ‘’Umursamadık bile’’ kalıpları şeklinde kullanılmalıdır.

Önem kelimesi de aynen umur kelimesi gibi önemli ve olumlu bir betimlemedir. Ama önemsemek (önem veriyormuş gibi yapmak) kelimesi olumsuz bir ifadedir. Önemsemek fiilinin matematik açılımı : Önem (+) / semek (-) = önemsemek (-) negatif veya olumsuzdur ve önemli olan iş her ne ise onun önemini de bölüp parçalayarak küçültmektir. Önemsiyorum demek bu nedenle o şeye önem veriyormuş gibi yapıyorum ama aslında önem vermiyorum veya önem verecek kadar büyük ve dikkate değer görmüyorum demektir. Önemsemek kelimesinin olumsuz şekli olan önemsememek kelimesine gelince yukarıda umursamak kelimesinde izah etmeye çalıştığım gibi ‘’ Hiç önemsemedim’’ veya ‘’Önemsemedim bile’’ kalıpları şeklinde kullanılması gerektiği kanısındayım. Bu da, önem vermek şöyle dursun, önem veriyormuş gibi yapmak (önemsemek) zahmetine bile katlanmadım veya aklımın uzcundan bile geçirmedim anlamını taşımaktadır.

Türkçe’nin matematiksel bir dil olduğunu duymuştum. İnternetten aldığım bir elektronik
postada ‘’Ali dün camı kırdı ‘’ cümlesinde kırdı fiili dışındaki kelimelerin yerini değiştirerek; tıpkı 1234 sayısındaki 1, 2 ve 3 ün; birler, onlar ve yüzler basamakları içinde taşıdıkları değişik değerler gibi, değişik anlamlar elde edebileceğimizi ve bunun başka dillerde mümkün olmadığını okumuştum. Ben Türkçe’ye konuşan matematik diyorum. Bana göre Türkçe’deki pekiştirme sıfatlarında da sıfatların karesini veya kare kökünü alırız. Örneğin masmavi, mavi kere mavi yani mavinin karesi demektir. Öyleyse küçücük de küçüğün kare kökü olmalıdır. Madem ki pekiştirme yaparken kare hesabı yapıyoruz, o zaman Fransızca kökenli olan kare yerine pekiştirmenin kökü olan ‘’pek’’ kelimesini kullanabiliriz. Karekök yerine de pekala ‘’pekkök’’ diyebiliriz. Demek ki biz binlerce yıldan beri Türkçe konuşurken aynı zamanda farkına bile varmadan matematik ve cebir işlemi de yapıyormuşuz. Şimdi soruyorum Şair Hayali’nin balıklar, denizin içinde yaşadıkları halde, denizin ne olduğunu bilmezler anlamında söylediği ‘’Ol mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler.‘’ sözü, binlerce yıldan beri konuşurken bile cebirsel işlemler yaptığı halde cebirin keşfini Araplar’ a bırakan Türk milleti için mi söylendi?.


Hikmet Keskineğe





GÜLMEK

İnsan gülebilen hayvandır. Gülme eylemi ağzımızın her iki köşesini dışarıya doğru çeken musculus risorius denilen kaslarımızın (gülümseme kasları) kasılarak ağzımızı biraz genişletmesiyle başlar. Bu esnada, burunun her iki yanından ağız kenarlarına uzanan ‘’naso- labial sulcus’’ dediğimiz yüz çizgileri de biraz derinleşirken, göz kapakları da biraz kapanarak gözeleri küçültür. Yüzümüzün bu mimiğine gülümseme diyoruz. Devamında ağız köşelerini yukarıya çeken ‘’musculus levator anguli oris’’ dediğimiz kaslar ağız kenarlarını yukarıya doğru kaldırır ve gülümseme eylemi daha derin bir görünüm kazanır. Yüzü devamlı gülümseyen kişiye güler yüzlü deriz ve öyle olanları hepimiz daha çok sever ve takdir ederiz.
Gülme eyleminin bundan sonraki aşamasında, gülümseme sırasında kapalı duran ağız açılırken beraberinde göz kapakları da açılır. Devamında alın kaslarından başlayan kasılmalar yüz ve boyun kaslarına, oradan ses tellerini yöneten gırtlak kaslarına ve en aşağıda diafram kasına kadar iner. Artık ‘'kahkaha’' dediğimiz sesli gülme evresine geçilmiştir. Gülme bazen burada da bitmez, gövdenin öne ve arkaya sallanmasıyla başlayan hareketler, tepinmelere kadar varan gülme krizine dönüşür. Genellikle kriz halini alan gülme olayı aynı zamanda bulaşıcı karakterdedir. Kriz halinde gülenleri izleyenler de gülmeye başlar ve bazen onlarla birlikte aynı krizi yaşarlar. Bu tür gülme krizlerinin özellikle tiyatro oyuncuları arasında yaşandığına kamera arkası gösterimlerinde hepimiz şahit olmuşuzdur. Gülme krizine tutulan kişi bazen gülmekten katılır kalır; daha ileri safhalarda da gülme krizi göz yaşlarına döner ve en sonunda da idrar torbasının ağzını kapatan ‘’sfinkter’’ dediğimiz büzücü kasın gevşemesiyle idrar kaçırmaya kadar varır. Olayın seyri adeta bir kelebeğin kanat çırpmasından doğan rüzgarın gitgide büyümesiyle oluşan fırtına ve onu takip eden sel baskınları gibidir.

Akla ve mantığa uymayan ve aynı zamanda da komik olan her olaya refleks olarak gülmekle karşılık veririz. Genellikle bir açmaza, bir yanlışa, bir mantık hatasına, ettiğini bulana, çaresizliğe düşen bir kişinin ‘traji- komik! haline, olağan dışılığa, kendi kazdığı kuyuya düşene, bir beceriksizliğe, kısaca, gülünç duruma düşene güleriz. Karşıdakini küçük düşüren, onunla alay eden, iğneleyici, saldırgan, yıkıcı hatta öldürücü bile olabilen hiciv dediğimiz gülmecelere Latin kökenli dillerde ironi denmektedir. Bebeklerin gülmeleri de çoğunlukla olağan dışılığa veya garip olana gülme tarzındadır. Bu yüzden bebekleri güldürmek için, bir taraftan anlamsız ve olağan dışı vücut hareketleri ve mimikler yapılırken, diğer taraftan hiç de komik olmayan saçma sapan sesler çıkartılır. Erişkinler de olağan dışılığa gülerler, bir sihirbazın gösterilerine gülmek böyle bir olaydır. Çünkü sihirbazın olağan dışı marifetini aklımız ve mantığımız kabul etmemiştir. Konuyu daha fazla uzatmadan kısaca denilebilir ki genellikle aklımızın olur vermediği olaylara gülerek reaksiyon gösteririz. Bu nedenle de gülmek için trajik olmamak kaydıyla olumsuz bir eylem veya mantıksız bir fikirle karşılaşmamız gerekir. Filozof Alain Badiou ise daha da ileri giderek: ‘’ Zeka her şeyi alaya alır.’’ demektedir. Olumsuz bir eylem olmasına karşın yine de hepimiz gülmeyi çok severiz.

André Compte Sponville: ‘’Trajik olmamak kaydıyla her şey gülünçtür.’’ diyor Traji- komik bir olayla karşılaştığımızda ise olayın komik yönü ağır basarsa, gülerek; aksine, trajik yönü ağır basarsa, ağlayarak reaksiyon gösteririz. Montaigne de ‘’..olaylar karşısında bazen Herakleitos gibi ağlayarak, bazen de Demokritos gibi durumu komik bulup alay ederek veya gülerek reaksiyon göstermeyi tercih ederiz.’’ demektedir. Montaigne ‘e göre gülmekle ağlamak arasında seçim yapmak irademizle yaptığımız tercihe bağlıdır. Oysa bu seçim o andaki ruhsal düzeyimizle çok yakından ilişkilidir. Montaigne’in yaşadığı dönemde (1533- 1592) ruhsal yapımızı etkileyen biyokimyasal olayların hiçbiri bilinmiyordu ama biz ; ruhsal düzeyimizin kanda bulunan serotonin, melatonin, adrenalin, kortizol ve insulin gibi bir kısmı hormon yapısında olan maddelerin ve başta B3 ve B6 vitaminleri, triptofan adlı amino asit, kan şekeri gibi biyo kimyasalların karşılıklı reaksiyonları sonucunda ortaya çıkan bir psişik durum olduğunu artık biliyoruz. Bu fevkalade karmaşık sistemin baş aktörü neşe, mutluluk, sevinç gibi keyif verici iletilerin, nöron dediğimiz sinir hücrelerinin birinden diğerine geçişini sağlayan serotonin maddesidir. Sinir hücresindeki serotonin azlığında ise ruhsal çöküntü (depresyon) ve ağlama gibi durumlar ortaya çıkar. Kısacası sinir hücrelerinin bağlantı yerlerinde yeterli miktarda serotonin maddesi (ki buna aslında nöro-transmitter denmektedir) yoksa, komik bir olay karşısında gülmek yerinde ağlayarak reaksiyon vermek veya serotonin maddesinin fazlaca bulunduğu durumlarda ise trajik bir olay karşısında da ağlamak veya en azından üzüntü duymak yerine, saygı duruşunda kendini tutamayıp kıkırdayan veletler gibi, gülerek reaksiyon göstermek pekala mümkündür.

Bana göre gülmek aklın bir tür refleksidir ve zeki olmayı gerektirir. İstem dışı bir eylemdir ve bu nedenle de kolay kolay kontrol edilemez. Hatta, bazen gülünmemesi gereken bir yerde kendimizi tutamayarak gülebiliriz. Çok münasebetsiz bir gülüş olduğunu fark ettiğimizde de karşımızdakinden istemeden güldüğümüz için özür dilemek zorunda bile kaldığımız olumsuz durumlara da düşeriz. Tıpkı gerektiğinde o da bir refleks olan öksürüğümüzü tutabildiğimiz gibi aklımızı ve mantığımızı çok zorlayarak gülmeyi de kontrol edebiliriz. Hiç kimse, ne gülünç duruma düşmek ister ve ne de kendisine gülünmesinden memnun olur. Gülmek, gülünen kişi için olumsuz bir davranıştır ve kendisine gülünen kişi tarafından genellikle hoş karşılanmaz, kabul görmez. Çünkü gülmek, karşıdakinin kusurunu açıkça yüzüne vurmakla eşdeğer bir harekettir. Dozu kaçarsa hakarete bile dönüşebilir. Ama birine gülümsemek olumlu bir eylemdir ve her zaman ve her şartta, hatta bir yanlışın nazik bir gülümseme ile tenkit edilmesi halinde bile hoş karşılanır. Gülümsemek refleks değildir. Her zaman kontrol edilebilir. Hiç kimse gülümsediği için özür dilemek zorunda kalmaz. Gülümseme, gülme krizi gibi bulaşıcı da değildir. Keşke olsaydı!....

Kusursuz insan olmadığı gibi, gülünesi halleri olmayan insan da yok gibidir. Kendi kusurlarına gülebilmek mizah anlayışı ve olgunluğunu gerektirir. Mizah ‘’burnundan kıl aldırmaz’’ ölçüsünde aşırı derecede kendini beğenmişlikle, kendini çok değersiz ve küçük görme duyguları arasındaki orta yol olması nedeniyle, diğerleri kadar büyük ve önemli sayılmasa da yine de bir erdemdir. Mizah kini ve nefreti sevgiye, düşmanlığı dostluğa, çaresizliği ümide, kısaca olumsuzluğu olumluya dönüştüren ve sözle, yazıyla, resimle, heykelle, hatta müzikle ve dansla bile yapılabilen bir sanattır Mizah yapıcıdır; onarıcıdır; eğitici ve öğreticidir. Meddahların ve stand-up sanatçılarının, arada bir çeşni olsun diye, dinleyicilerden gözüne kestirdiği birini o salondakilerin gözü önünde gülünç duruma düşürerek harcamaları dışında yaptığı da çoğunlukla mizahtır. Komediler de ağırlıklı olarak mizah sanatı gösterileridir. Gülmenin mizah tan başka olumlu karşılanabileceği durumlar da vardır. Örneğin kendimizin veya bir yakınımızın başarısının sevinciyle gülmek veya piyangodan ikramiye kazanan birinin sevincini gülerek açığa vurması çok doğal bir davranış şeklidir. Burada gülme eylemi başkalarının hatalarına değil, gülen kişinin kendi başarısına, şansına veya yakınlarının başarısından kendine çıkardığı onursal paya yöneliktir. Yani gülme eyleminin verdiği mesaj başkalarına doğru gitmez, geri dönerek kendine yönelir. Geri dönmek veya geri gitmek matematikte negatif bir eylemdir. Bunun matematiksel açılımı: Gülmek (-) x geri gitmek (-) = pozitif, yani olumlu bir davranış olur. Kişinin kendine gülmesi de aynı nedenle olumlu bir davranıştır. Kendine gülmek öz eleştiri yapabilmeyi gerektirir ki bu da sağlıklı bir ruh halinin göstergesidir ve fevkalade olumludur. Ama öz eleştirinizi başkalarının duyacağı şekilde yapar ve sonuçta siz kendinize gülerken, beraberinde başkalarını da güldürürseniz, bu durumun matematiksel açılımı : Kendine gülmek (+) + başkalarının size gülmesi (-) şeklinde olacaktır. Sonuç hem negatif ve hem de pozitif olabilir Çünkü sonuç ifşa ettiğiniz kusurun veya gülünesi sırrın çok önemli olup olmamasına göre ve bunu öğrenen kişilerin verecekleri reaksiyonun derecesine göre değişecektir. Kabaca söylemek gerekirse; sonuç sıfır veya pozitif ise bu mizah sınırları içinde kalır Sonuç negatif çıkarsa buna ironi demek gerekir.

Çok güldüğüm yada münasebetsiz kaçan bir gülüşüm nedeniyle miydi bilemiyorum, çocukluğumun son dönemlerinde kaybettiğim rahmetli annem (yattığı yer nurla dolsun.): ‘’Tırnağına bak; gülmen hemen geçer.’’ demişti. Denedim; dediği doğruydu. Sonra bunun neden olduğunu bana anlattı ve dedi ki: ‘’Tanrı insanları ilk yarattığında onların vücutlarını, timsah pullarından daha koruyucu, yılan pullarından daha renkli, sedef gibi rengarenk refleler vererek parlayan bir örtü ile kaplamış. Vücudu kaplayan bu güzel ve sert örtüde ne kıl ve ne de tüy yokmuş; ne çıban çıkarmış ne kırış buruş olur ve ne de sarkıp sünermiş. Onu ne bıçak kesermiş ve ne de ona diken batarmış. İnsanları kedi tırmalayamaz; köpek ısıramazmış. Tanrı bu müstesna örtüyü insanlara bir şartla vermiş. Demiş ki: ‘’Hiç kimseye alay edercesine gülmeyeceksiniz.’’ İnsan bu, bir yanlışı görür de hiç gülmeden durur mu? Tanrı da bunun üzerine, insanların vücudunu, sedef gibi parlayan o güzelim zırhın yerine deri ile kaplamış ve gülmekle neleri kaybettiğini hep hatırlasın diye de o zırhın kötü bir örneğini parmak uçlarında tırnak gibi bırakmış. İşte bu nedenle insanlar, tırnaklarına her baktıklarında, Tanrı’nın kendilerini neden cezalandırdığını unutmuş olsalar bile, gülmeleri nedenini bilemedikleri bir hüzne dönüşürmüş.’’ Ben hala tırnağıma baktığımda hep hüzün duyarım. Kamera arkası gösterimlerinde, gülme krizleri yüzünden çekimlerin aksadığı, hatta bazı sanatçıların bu nedenle kırgınlıklar bile yaşadıkları göz önüne alınırsa, gülme krizine tutulan bir sanatçının kısa bir süre tırnaklarına bakması, gülme krizinin giderilmesinde belki de yararlı olacaktır diye düşünmeden de edemiyorum.

Konumuz doğal gülme olduğu için; tetanos hastalığında yüz kaslarının tümünün kasılmasıyla oluşan gülen yüz görünümü ‘’ Risus sardonicus ‘’, anestezide kullanılan ve diğer adı güldüren gaz olan azot protoksit gazının koklanması ile oluşan gülme hali ve gıdıklanma sonucu refleks olarak ortaya çıkan patolojik gülmeler konumuzun dışında kalmaktadır.


Hikmet Keskineğe